30 Eylül 2013 Pazartesi

SEN PAYINI AYIR!


Yeryüzü doktorları...



Genç Yeryüzü Doktorları; tıp, eczacılık, diş hekimliği, fizik tedavi, hemşîrelik fakülteleri başta olmak üzere sağlık alanında eğitim veren fakültelerde, enstitülerde, yüksek okullarda ve iktisat, işletme, hukuk, güzel sanatlar, mühendislik gibi diğer fakültelerde okumakta olan, iyiliğe dâir yüreklerinde dert taşıyan ve bunun için orada ve heryerde olmaya hazırlanan gönüllü öğrencilerin oluşturduğu bir topluluktur. 

Ayrıntılı bknz...

Yeryüzü Doktorları Gönüllüsü Kimdir?

Yeryüzü Doktorları gönüllüsü; insanlığa ve iyiliğe dâir kalbinde bir dert taşıyan, sadece insanların değil insanlığın da yara aldığı her coğrafyaya şifâ vesîlesi olmanın hayalini kuran, kurduğu hayallerin peşine düşerek bu yolda zamanını, imkânını, gayretini, enerjisini, sanatını,tecrübesini her türlü şahsî menfaatlerinden bağımsız olarak gücü nisbetinde ortaya koyabilen vicdan sahibi her insandır. 
Yeryüzü Doktorları gönüllüsü; bir hekimdir,  bir annedir , bir eczacıdır, bir tiyatrocudur, bir diş hekimidir, bir san’atkârdır, bir hemşîredir, bir öğrencidir, bir optisyendir, bir terzidir, bir paramediktir, bir avukattır, bir acil tıp teknisyenidir,  bir iletişim uzmanıdır, bir mîmardır, bir öğretmendir, bir nakliyecidir ve insanlığa dâir daha birçok alanda emek veren herkestir.
 Yeryüzü Doktorları gönüllüsü, orada ve her yerde bir iyilik elçisidir.



SENİ ÖYLE SEVERİM Kİ YAZI BİLE YAZAMAZSIN

Hâlen hayatta olan yaşlı bir gazeteci-yazara bir zamanlar sevgililerinden biri —ki şimdi o da yaşlı bir gazeteci-yazar— şöyle demiş:
Seni öyle severim ki yazı bile yazamazsın!

                  http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2013/09/seni-oyle-severim-ki-yazi-bile.html

29 Eylül 2013 Pazar

Güneş doğunca...

güneş doğunca dostum
gideceğiz buralardan...
denizi bulup, 
ayaklarımız
 su'ya erişene kadar
yürüyeceğiz...


Fonda hep tanışıklık
ne olsun
&




27 Eylül 2013 Cuma

Nar ağacı



Bir gün cennete kabul edilirsek, derdim Nihade 'ye, 

Ömrüm! Orada bir nar ağacının altında buluşalım, olur mu?

/Nazan Bekiroğlu

21 Eylül 2013 Cumartesi

Moristan




Mor daha çok yaradır.

Daha çok üşümek.
Daha çok kan kaybından üşümektedir yara.
Mor dahadır.
Yara daha mordur bir menekşeden.
Bir çocuğun ağzı hohlanır 'ya hu'.
Aynaya öf denmez buğulanır.
Anneye de denmez baba aynadır.
Aynaya öf dersen
Göstermez buğulanır, hatta ağlar.
Kar temizdir.
Kardan adamlar da öyle.
Hatta bazı adamlar da temizdir.
Bazı adamlar mordur bir de ruh kaybından üşür.
Bir menekşekadın ağzını hohlar:
'Ya Huuu' ayna kırılır.
Kalbimde bir cam kırığı vardır.
Ruhum yaralanmış ömrüm yarılanmış mıdır?

/mahmut özkızıl

14 Eylül 2013 Cumartesi

Kamber’siz düğün olmaz



Mezunlarından bazısı isminden şikâyet etseler de İmam-Hatip Okulları adı doğruydu; vaktiyle Yüksek İslâm Enstitüleri de ismi ve müfredatı arasındaki sâdakat bakımından doğru adlandırılmıştı.
Sonradan İlâhiyat isminin hangi gerekçeyle tercih edildiğini (bazı tahminlerim olmakla birlikte) tam bilmiyorum. Bildiğim şudur; İlâhiyat fakülteleri, Teoloji ana bilim dalında entelektüel bilim adamı yetiştirmekten ziyade, İmam-Hatip menşe’lilerin yükseköğretime devam edebilecekleri tam donanımlı din adamları mezun etmek maksadı ile vücut buldu. Kestirmeden ifade edeyim: Yüksek İslâm Enstitülerinin adı değişti ama varlık sebebi fiiliyatta değişmedi. İlahiyatlardan yetişen “Teolog” miktarı azdır.
İlahiyatlarda felsefe grubu derslerinin kaldırılması, kâğıt üstünde pek kaba-saba ve itici bir mânâ uyandırıyor. İlahiyatları hakikaten teoloji fakültelerine dönüştürecek bir niyetimiz varsa, felsefe derslerinin kaldırılması düşünülemez, fakat Müslüman din adamı mezun etmek muradımız ise felsefe pekâlâ ihmâl edilebilir. Bu düşüncemi paylaştığım İlahiyatçı bir öğretim görevlisi arkadaşım, “gerçekten böyle mi düşünüyorsun; yoksa espri mi yapıyorsun” der gibi yüzüme hayretle baktı.
Akademik dünyamızda veya cümleye, “Eğitim şart azizim” vecizesiyle başlamak itiyadındaki çevrelerde olsun, felsefe’ye pek aziz, pek değerli, “olmazsa olmaz” tadında kıymet atfedilir. Herhangi bir cümlenin içindeki “felsefî” kavramı bile cümleye kendinden menkul bir ağırbaşlılık, akademik bir itibar katar; aralarında felsefe bilmeyi insan olmanın, hatta düşünebilmenin en mühim aracı olduğunu savunanlar da vardır. Fakir, pek o kanaatte olmamakla birlikte felsefenin bilumum mekteplerden tard edilmesini de savunacak değilim; üniversitelerimizde felsefe derslerinin hangi kalitede okutulduğu ve nasıl neticeler verdiği ayrıca tartışılması gereken bir bahistir fakat neticede âlet bilgisidir, arasıra lâzım olduğu vâkidir.
Din eğitiminin tabiatını gözden kaçırmayalım ama... Din, felsefenin ilgilendiği, cevap aradığı ve spekülasyon yaptığı bütün maddelerde nass niteliğinde verili bilgiye dayanan bir telakkidir. Meselâ bu çerçevede filozofların gayretlerini ve eserlerini saygıdeğer bulmakla birlikte felsefenin tiftiklediği ve geçici (yanlışlanabilir yani) cevaplar verdiği bütün suallerde İslâm nassını tercih eder ve ona ittiba ederim. Topluma yön göstermek emelindeki bir din görevlisi de aynı şekilde davranır.
Felsefe esasen, kişiye öteki filozofların söyledikleri ve tabii ilimlerin verileri dışında atfa ihtiyaç duymaksızın varlığın kendisi ve temel meseleleri hakkında muhtelif seviyelerde irdelemek imkânı verir. Bu çerçevede ilahiyatlarda felsefenin kendisinin değil fakat tarihinin okutulması faydalıdır; daha fazlasının değil. Yeri gelmişken birkaç hususu irdeleyelim:
-Bir dersi müfredata koymak, o dersin kapladığı hayat alanlarında bizi her zaman başarılı kılmaz; o dersin olmaması da mühim bir eksiklik husûle getirmez: En azından memleketin en namlı Anayasa hukukçularının alelacele bir uçağa doluşup 27 Mayıs askeri darbesine -hukuki değil dikkat- kanuni kılıf uydurmak için birbirleriyle yarıştığını gördüğüm andan beri bu fikirdeyim: Ya bir de hiç Anayasa hukuku okumamış olsalardı nasıl davranacaklardı acaba? Ders kitabı ve müfredatı öğrenciye pek uçuk tonlarda bir fikir verir; o bilgiyle iş görmek isteyenler ayrıca okumaya mecburdur; hepimiz öyle yapmadık mı ve hâlâ niçin deli gibi okuyup duruyoruz?
-Benim nâçiz fikrim, İlahiyat fakültelerinden bir kısmının hakikaten birer teoloji fakültesine dönüştürülmesi ve mezunlarına teolojinin gerektirdiği yan bilimlerin ana kaynaklarından metin okuyacak derecede kapsamlı filoloji bilgisiyle teçhiz edilmesidir. Fakülte mezunu din görevlisi olmak isteyenler için Yüksek İslâm Enstitüsü muhtevasında bir düzenlemeye gidilebilir. Bu okullarda felsefeyi ihmâl etmek eksiklik olmadığı gibi felsefe okutmak da tek başına meziyet sayılmaz. Netice itibarıyla yükseköğretimimizin derdi, müfredat değil iyi hocadır. Felsefe olsa da olur olmasa da. Nokta!

/Ahmet Turan Alkan; Zaman

12 Eylül 2013 Perşembe

Biz Uzaktan Sevmelerde Birinciyiz!


Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi…
Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!

Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..
-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam…
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!

-’Eve gitsem daha iyi’…
-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye…
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını…
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı…
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?
Sophie, Rosemary, Ayşegül. Onun için üç isim seçmişti.
Yukarıdaki satırlara baktı,
Ve “-Ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım” diyerek iç geçirdi.
Fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre,
Bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak;
Bir öykü yazmalıydı!
Onun için üç isim seçmişti,
Kendisi için üç ölüm!..
Bir gün yağmur yağsa,
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak,
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille,
Gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak),
Onun kapısı önünde duracaktı…
Onun kapısı önünde duracak,
Ve asla (zili) çalmayacaktı!
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı.
O sırada fonda ‘’In your green eyes‘’ çalacaktı!..
-Sophie! Sophie!
Heyhat, Sophie gidiyordu!..
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu!
Saltanat sefalete mahkum edilmişti!..
Tarih yeniden yazılıyordu…
-Sen benim sürgünümsün Sophie!
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır.
Dağların arasından bana bir yol vardır!..
O yolu yürümek zordur!
Sanki bir nüfus sayımı günü!..
Sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış).
Pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş,
Geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor.
Zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek;
Kendisine bir soru soruyor.
Doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor,
Ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor;
Bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder
Ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden;
O yoksulun aşkını tanımlar,
O şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek:
‘Sonsuza dek, Sophie’…

/Kemal Sayar

9 Eylül 2013 Pazartesi

GARABET(İstanbul Nasıl Anlatılır) Rihanna mı Babazula mı?


Şarkı Rihanna'dan seçil/miş!
niye ki?

DİAMONDS 
(ELMASLAR) 

Shine bright like a diamond 
Parlak bir elmas gibi ışıldıyor 
Shine bright like a diamond 
Parlak bir elmas gibi ışıldıyor 

Find light in the beautiful sea 
Işığı güzel denizde keşfet 
I choose to be happy 
Mutlu olmayı tercih ettim 
You and I, You and I 
Sen ve ben, sen ve ben 
We're like diamonds in the sky 
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz 

You're a shooting star I see 
Sen gördüğüm bir kayan yıldızsın 
A vision of ecstasy 
Ecstasy bir vizyondur 
When you hold me, I'm alive 
Bana sarıldığında yaşıyorum 
We're like diamonds in the sky 
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz 

I knew that we'd become one right away 
Bunu biliyordum hemen yapmalıyız 
A right away 
Hemen 
At first site I felt the energy of sun rays 
İlk mekanında güneş ışınlarının enerjisini hissettim 
I saw the life inside your eyes 
Gözlerinin içinde hayatı gördüm 

So shine bright, tonight, you and I 
Bu yüzden parlıyoruz, bu gece, sen ve ben 
We're beautiful like diamonds in the sky 
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz 
Eye to eye, so alive 
Göz göze, çok canlı 
So shine bright, tonight, you and I 
Bu yüzden parlıyoruz, bu gece, sen ve ben 
We're beautiful like diamonds in the sky 
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz 
Eye to eye, so alive 
Göz göze, çok canlı 
We're beautiful like diamonds in the sky 
Gökyüzündeki elmaslar gibiyiz 
vs. vs. vs
*
**
bunlar ve niceleri ;
global dünya efsanesi olsun /olmasın 
diyorum ki;
bugün,
şehir efsaneleri dinleyecek,
 şehirlerini bile kaybediyor ülkeler!

insanlar, 
bir zamanlar
dostlarıyla gezindiği,
evlatlarına gülümsediği,
martılara simit attığı,
yağmurda ıslandığı,
kardan adam yaptığı,
mektup yolladığı,
aşık olduğu,
"şehir"lerde,

 öl/dürül/üyor 
tek tek!
gerek/çe/siz!

2013 şehir tanımım ne acı!

ŞEHİRLER!

tüm şehirleri ülkelerimin!
İstanbul'a çıkar benim!
ve tek kelime ile anlatılır,
benim tek şehrim;

Aşk!
&

2020
Olimpi/yat/ıymış!

Zafer çığlıkları ile hangi şehir ihya/imha edilecek/miş 
şehirlerin tuzla buz edildiği yeryüzünde!
şehirler görücüye çıkarılacakmış
şehirleri kana bulayanlara!
ah ya!
bu kısmına hiç girmeyeyim meselenin,
 acılaşıyor dilim!

her neyse 
tatlı/hoş/naif ses/dil demişler atalarımız,
tatlı tatlı sorayım o halde,
a/tıldınız madem bu işe , 
O müzik ne be!
Aranızda İstanbul'u tanıyan
(maddi/manevi)
biraz da İngilizce bilen(şarkı sözlerini anlaması için)
ha bir de olmazsa olmaz(İstanbul mevzuubahis çünkü)
 ses'in tanı-şıklığına iman eden,
musikişinas,
bir İstanbul beyefendisi ve ya hanımefendisinden
 biraz yardım alsaydınız .

ruh ve İstanbul demişken,
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
N.F.K
hakkını verelim hak sahibine öyle geçelim,
zira
böylesi bir ses diyorum-
hala ruha dokunabilen bir ses,
modern dünyalarımızda!
&
bir ses bulsaydınız!
şehirlerde 'insanlara' öldüğünü unutturan,
bir an!
dünyanın tüm şehirlerini,
yaşanılır kılan !
bir ses!
ne güzel olurdu/nuz!
!
hem

Rihanna kim/miş?
üzerine zillet yağan şemsiyesini açıp
-benim şemsiyemin altında Allah yoktur!
diye bas bas bağıran bu kadın kim!
dünyaca ünlü imiş,
pek güzel!
ya sonra?
bağırabilir/bağırsın elbette...
ama 
siz ;
ezanla birlikte 'bu kadını' bağırtamazsınız!
(hayır; kadını bile sarsmıştır
ezan/şarkı düetiniz)
siz bir de,
telif ücreti mi ne
(hani şu şarkı kullanım hakkı için)  
"baş" da vurmuşsunuzdur bir yerlere,
hatta para da vermişsinizdir...
öyle mi?
-öyle-
&
sanki
fazla dağıldı ya hu konu,
aslında diyeceğim şuydu,
kısa kesemedim bağışlayın ;
şaşkınlıktan!
!
*İstanbul'u anlatacaksanız*
ruha /aşka
sese,
tanışıklığa,
danışıklığa,
başvurmalıydınız önce !
para bile almazdılar hem sizden!
&
bana zaten soran olmaz da ;)
ben bile İstanbul'u daha güzel anlatırdım ya...
valla!
alın hazır klipte var/mış:)
şimdi daha güzel olmadı mı?
oldu oldu!
pek güzel oldu...
bir dost tanışıklığıdır bu parça hoştur,
çay ile daha güzel dinlenilir
vapurda,
en önemlisi de
dost'la!
&
unutmadan
aşağıdaki paylaşımlar dünyaya yük'lem olanların,
 dil bilgisini nasıl hünerli kullandıklarını anlatıyor!
bu yük/lem/ler
 yalnızca kendilerine kim sorusu sorulmakla  kalmayıp
 kim/lik/ler de oluşturuyormuş!
izlenmesi tavsiye edilebilir sanki;)...





Bölüm 7
(rihanna kim ki)

Bölüm 9
(Madonna kim ki?)
not:
 yükleme kim sorusu sorup 
özneyi bulduğumuz yaşları geçmedik mi?
öz/ne/leri tanıtanlar yeterince yük/ken dünyaya,
artık "yüklem olalım"  diye geçiriyorum içimden!
esefle geç kalınmış/lık/lara ağlayarak!

son not :
Yalnızca Dost'a;

sabah ezanları İstanbul'da ne narin okunuyor,
ne temiz!
gece işlenen şerlerden arındırıyor sanki gündüzleri değil mi?
HAMDOLSUN!

7 Eylül 2013 Cumartesi

ham!

lodosun karari olmaz
poyroza inan olmaz
ham demiri döğmekle mücevher olmaz
illa aslından olmalı
illa aslından olmalı...
Kenan Rİfai k.s

6 Eylül 2013 Cuma

Öğretmenlere Mektup

Almanya’da bir lise müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş:
“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorlarınzehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar.Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur.Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

5 Eylül 2013 Perşembe

"bir genç dinsiz olmuş!"


Teessür ve ızdırab karşısında kalpten bir parça kopacaksa,
"bir genç dinsiz olmuş" 
haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması lazım gelir.

/zübeyir gündüzalp

3 Eylül 2013 Salı

SOYTARILIK MİRASI/BU NEYİN KAFASI(?)


Bu mirası size "hangi atalarınız"  müstahak gördü?
gözlerinizi devire devire 
ataletle baktığınız yine kendi cisminiz!

sizin pişkin ruhlarınızı ve akılsız akıllarınızı 
evire çevire dövecekler var elbette.
Ah ama anlamazsınız!
akletmeden...

Hırpalanmış ruhlarınızın dehlizlerini kapayın!
ne olur kendi deliklerinizde kalın!

Din bir lolipop değildir bayım!

sizin dilinizde dönmüyor...

ey İslam Düşünce Tarihinin yeni türeyen modern endüljans  yetkilileri;
ey şer'ef''li aydın müşterileri "fikri açık artırmaların"
Bir de kim vurduya gelenler!

İlahiyat müfredatından  felsefe derslerini 
emme fetvanızı (!)

( İslam Felsefesi ve Din Felsefesi derslerini  devam ettirip  Felsefeye Giriş ve Felsefe Tarihi derslerini kaldırma şeklindeki ilk teşebbüsünüz kastedilmiştir.)

İslam'da dini ve şer'i hükümlerin temel kaynaklarından hangisine dayandırdınız?

Kur'an-ı Kerim'e mi?
 Sünnet'e mi?
Kıyas yahut İcma'i Ümmete mi?
nedir dayanağı tüm bu uğraşların?

Her şeyi hallettiniz bu mu kaldı?
YÖK'ün oy çokluğunu oluşturan sayın öğretim üyeleri...

bu talep sahipleriyle oturup aklı selim düşünmediniz mi?
bir an sormadınız mı?

kaç tane fikir adamı(ulema) çıkmış  bu kurumlardan, 
fikri doygunluğunun harekete geçtiği ve bu hareketin  derinliği ile   insanlığın düşünce serüvenine/hakikat arayışına renkler sunmuş kaç kişi ?

Bir Nureddin Topçu;
Çıktı mı mesela binlerce İlahiyattan;

asıl  bu sorunsala yönelmeli 
değil mi?

düşünce'de derinleşmeye/iyileşmeye mani bu dersler mi ?

 ilahiyat başlı başına metafizik 
ilahi olanı anlamak/tanımak/tecrübe etmek!

öyleyse
düşünceyi emmek,
zaten toplumla bütünleşmeyi gerçekleştirme ve ilmi birikimi harekete dönüştürme hamlelerini  bir türlü başaramamış ilahiyat fakültelerinin 
 içine kapanık halihazırdaki bu tutumuna ne katacak?

zaten yıllardır eleştirdiğimiz/söylendiğimiz
 adeta bilgi transferi haline gelmiş
evrensel bir dini anlama çabasını asla karşılamayacak olan
ruhsuz,hissiz bir bilgi yığını ortaya koyan  ilahiyat eğitimi,
 bir nebze olsun zihin konforumuzun bozulmasını
 taklit tortularından kurtulup,
düşüncenin, vicdanın sınırlarını görmemizi,
akıl,inanç,ruh,varlık  vb. hususları düşünmemizi,
kısaca düşünceyi dinin yücelttiği gibi yüceltmemizi sağlamış ,
felsefe ilminden nasıl ayrı düşünülebilinir...

düşünmenin neliği üzerinde önemli bir birikim alanı olan,
 insanlığın düşünce serüvenini bilmeyen bir ilahiyatçı(!)
nasıl "dinin felsefesini" yapacak?
&
İslam'ın zihin tarihini anlamaya çalışacaksın ama
 insanlığın düşünce tarihine bakmayacaksın öyle mi?

ne tuhaf işler güçler bunlar!

kimin fikri alındı merak ediyorum? 
kim akıl etti bu işi?

şeklin; manaya, hikmete galip geldiği;
derin hissediş ve anlam arayışının yerini;
 kuru ve sesli, oldukça da süslü ve güfteli dini söylemlere bıraktığı;
insan ve toplum maslahatının değil,
belli kişi ve kurumların maslahat ve anlayışlarının öncelendiği dönemlerinde 
bize neler getirdiğini çok iyi gördük...

siz de ön/görünüz!

şimdi sözün tam da sonunda,
son söz  niyetine,

modern bir argo söylemi pek kullanasım geldi izninizle;


özetle;
Siz neyin kafasındasınız bayım?



1 Eylül 2013 Pazar

Bunu Bana Öğretmediniz!



 “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmedinizbu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmedinizkadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
günlere geldim bunu bana öğretmediniz
hükümdarların hükümdarlığı için halka yalvardığı
ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
bunu bana öğretmediniz
kardeşim İbrahim bana mermer putları
nasıl devireceğimi öğretmişti
ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz
bir kentten daha geçtim
buğdayları yakıyorlardı
yedikleri pirinçti
birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
pirinçler gibi çoğalıyorlardı
atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini”
...“ey ulular sizin bana öğretmediğiniziben zamandan öğrendimkuruyan hurma dalından öğrendim
damıtılmış petrolden öğrendim
yavrusunu arayan bir deveden öğrendim
hapsedilmiş yarı yanık
sancaklardan öğrendim
yıkılmış taş kemerlerden öğrendim
harap handan köprülerden öğrendim
ey ulular sizin bana öğretmediğinizi
ben yarılmış aydedeye öğrettim
delikanlı ateşlere öğrettim
en umutsuz bekârlara öğrettim
kundaktaki çocuklara öğrettim
Öğrettim fundalara keçilere keçiyollarına”
 /Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat