6 Mayıs 2012 Pazar

Okumak üzerine/CEMİL MERİÇ




"Okuma, içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar." 

"Susam ve Zambaklar"ı Proust çevirmiş Fransızcaya. Ruskin''''in bahçesine oldukça uzun bir revaktan giriyoruz. Ro­mancı, elli sekiz sayfalık bir girişle, eseri -daha doğrusu ken­dini- tanıtıyor:

"Ruskin okumaya çok önem verir. Ben bu fikirde değilim. Çocukken okuduğumuz kitapların yeri başka, cazibeleri bü­yük, hatıraları aziz. Ama bu okumalardan bizde kalan, daha çok oturduğumuz yerlerin ve günlerin hatırası."



Proust yanılmıyor mu acaba? Tecessüsümüz yeni fetihle­re kanatlanırken, gündeliğe, bayağıya, alışılmışa takılıp ka­lan bir dikkat ne kadar zavallı. Okumak, iki ruh arasında âşı­kane bir mülakattır. Her yabancı intiba vuslatın büyüsünü bozar. İster güneş ışıldasın gökkubbede, ister duvarda bir pet­rol lambası yansın. Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat değil, kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.



Proust''''a dönelim: "Okumak başka, sohbet başka. Okurken bir başka düşünceyle temas halindeyiz, ama tek başımızayız, insan fikrî bakımdan çok daha güçlü. Konuşma, bu gü­cü dağıtır. Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize..." Ne ya­zık ki, bu sihirli mahremiyetin de hudutlan var. "Güzel ki­taplar yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler. Sualle­rimize cevap vermezler. Birtakım arzular uyandırırlar bizde, iştiyaklarımızı alevlendirirler. Yazar sözünü bitirince şaşa­rak farkederiz ki, hiçbir şey söylememiştir henüz..." Kitap her sualimizi karşılayamaz, doğru. Ama, hangi sohbetten do­yarak çıkarız? Bu kanma bilmeyen susuzluk insanın alınyazısı değil mi? Şüphelerimizi, tereddütlerimizi arzın ve zama­nın bütün büyük zekâları çözemezse, dar bir coğrafyanın ve hasis tesadüflerin karşımıza çıkardığı bir insan nasıl çözebi­lir? Kitap denen uçsuz bucaksız okyanusta daima yeni keşif­ler yapmak kabil. Hangimizin irfanı, o sonsuz "belki"yle boy ölçüşebilir? 



"Şairlerin coşkunluğu bize de geçer. Ama, bu heyecanın mânâsını anlayamayız. Çizdikleri tablolarda, bildiğimiz dün­yadan çok başka bir dünya ile karşılaşırız. Bu manzaralar harikuladedir, çünkü bir dâhinin dikkatini çekmişlerdir. Ser­seri ve kayıtsız bir dikkat tesadüfen o manzaralar üzerinde durmuş. Tasvir sanatının en büyük hüneri: sis. Sanatçının görevi, tabiatı örten çirkinlik ve manasızlık örtüsünü şöyle bir aralayıvermek. Bak ve gör demek bize, sonra kaybol­mak." Yalnız o kadar mı? Okuyucularını bu sihirli âlemde adım adım dolaştıran yazarlar da var. İskoçya, Walter Scott''''un cazibesine yakalananlar için kendi vatanlarından daha canlı, daha gerçek, daha iyi bilinen bir dünyadır.



"Okuma, içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar." Pekiyi ama, o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın? İç dünyamızın sınırlarını genişleten ki­tap değil mi?



Proust devam ediyor: "Okuma zihnî hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak." Doğru. Zi­hin an, kitap çiçek, dış dünya kovan. "Aydın okumak için okur. Kitaba kitap olduğu için perestiş eder. Bulduğunu yük­ler hafızasına. Sindiremez, hayatına katamaz. Kendi kendini zehirler. Bu fetişist saygı zararlıdır, ama çok yaygındır da. Bu "edebî hastalığa" büyük adamlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan doğruya temas etmedikleri zaman ki­taplarla beraber olmaktan hoşlanırlar. Zaten, kitaplar da on­lar için yazılmış değil mi? Büyük zekâlar kitabîdirler. Ama bu, kitabîliğin bir kusur olmasına mâni değildir. Kitabîlik, zekâdan çok hassasiyet için tehlikeli. Dâhi her okuduğunu temessül eder, kendi malı olur fikirler. Bir kucak odun kü­çük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır."



Aşağı yukan aynı yıllarda bir başka düşünce adamı çok daha haşin, çok daha insafsız bir makale yayımlıyordu. Psi­kolog romancının "Revue Philosophique"de çıkan bu yazıyı ("La Manie de la lecture", Ossip-Lourie, s.263 vd. 1915) oku­mamış olmasına imkân var mı? "Okuma Hastalığı" serlevhalı makale şöyle başlıyor:

"Bütün medeni ülkelerde aynı şikâyet: Okumuyoruz. Ki­taplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de bir­çokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşün­mek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırt­larından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddet­mek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır ka­panmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiş­tirmektir. Her matbua''''ya saldırırlar. Kimi yarısını okur kita­bın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (meselâ gazete tiryakileri.) Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur." Bu tiryakilik tembelliğin marazî bir şeklidir, yazara göre. "Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvur­mak, alışkanlıkların en kötüsü. ''''Kitapta okudum, gazete ya­zıyor'''' gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşırı ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup biten­leri göremez, anlayamaz. Marazî okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hâdiseleri unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olayla­ra bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına mu­hakeme edemez olur."



Yazar söylediklerini şöyle hülâsa ediyor: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Oku­mak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır, Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk oku­yan dikkatini teksif edemez."



Makalenin yazan bu çeşit okumayı gerçek bir hastalık olarak vasıflandırır. "Okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. Uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. Bu hastalık da, afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yola-çar. İlletin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğ­rusu yazı yazma hastalığıdır."



Freud''''a göre nevrozların başlıca, hatta biricik kaynağı cinsî hayattır; "Felsefe Dergisi"nin psikolog muharririne gö­re, marazı okuma. "Ne garipdir ki, şimdiye kadar hiçbir sinir hekimi bu vahim hastalığı incelememiş."



Asır başı, ruhiyatın kahramanlık çağı. Kimi Fransız şiirini tereddi ile vasıflandırır hekimlerin, kimi sosyalizmi hastalık sa­yar. Bu dikkate lâyık makalenin aynı mübalâğa ile malûl olduğunu düşünüyoruz. Marazî okuma sebep midir, netice mi? Başka bir tâbirle, insanlar sinir hastası oldukları için mi reali­teden kaçar, kitaba sığınır, yoksa uykularını kaybettikleri, ki­taba iltica ettikleri için mi sinir hastasıdırlar? Don Kişot''''u çıl­dırtan kitap mı, Don Kişot çılgın olduğu için mi kitap delisi?



Proust''''a dönelim: "Okumak da bir dostluk kurmak", di­yor Proust. Diğer dostluklardan farkı samimiyetinde. Konu­su bir ölü, bir uzaktaki. Bunun için de hasbî ve iç açıcı. Çir­kinliğinden sıyrılmış bir dostluk. Saygı, şükran, bağlılık de­diğimiz ve o kadar yalanla karıştırdığımız bütün o merasim­ler, bütün o nezaket gösterileri kısır ve yorucu. Dostlukları­mız çok defa tesadüfün eseri. Bir sempati başlangıcı, düşü­nülmeden söylenmiş bir söz, yanlış anlaşılan bir iltifat, yaz­dığımız ilk mektuplar müebbeden çözemeyeceğimiz bir alış­kanlıklar ağının ilk düğümleri. Okuma, dostluğu ilk saf hâli­ne irca eder. Kitaplarda merasime ihtiyaç yok. İstersek akşa­mı onlarla geçiririz. İstersek... Çok defa istemeyerek ayrılırız onlardan 'hakkımızda ne düşünecekler?'''' Acaba bir patavat­sızlık yaptık mı? Hoşlandılar mı bizden? Falanı görünce bizi unutacaklar mı? gibi. Saf ve sakin bir dostluk. Ne alâyişe lü­zum var, ne gevezeliğe. Sükût içinde bir kaynaşma. Bir ken­di kendimizle başbaşa kalış. Sükût, söz gibi kusurlarımızın, sırıtışlarımızın izini taşımaz. Yazarın düşüncesi ile kendi dü­şüncemiz arasına egoizmleri sokmaz, konuşmayı yabancı un­surlarla zehirlemez. Kitap sahiden kitapsa dili de saftır. Ya­zar yabancı cisimleri ayıklamış, düşüncesini olduğu gibi sun­muştur bize. Her cümlesi bir sonrakine benzer. Aynı ses, ay­nı perde. Yazarı aksettiren bir ayna.



"Zekâ geliştikçe artar bu sevgi, tehlikeleri de azalır. Sıh­hatli bir zekâ kitapları çalışmalarına tâbi kılar. Onun için eğlencelerin en asilidir okuma, daha doğrusu en asilleştiricisidir. Kitap zekâyı kibarlaştırır. Hassasiyetimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde, zihnî hayatımızın derinliklerinde geliştirebiliriz. Ama, zekânın tavırlarım efendileştirmek için oku­mak zorundayız. Bazı kitapları, edebiyat ilminin bazı incelik­lerini bilmemek, dâhiler için bile fikrî bir avamlık işareti. Ki­barlık ve asalet, düşünce dünyasında da bir nevi alışkanlıklar francmaçonnerie''''sinden, bir gelenekler mirasından ibaret."

Hiç yorum yok: